GündemKamu Haberleri

Çevresel Sorunlar Beka Meselesi Hâline Gelmiştir!

İYİ Parti Muğla Milletvekili Metin Ergun TBMM’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığının 2021 yılı bütçe görüşmelerinde söz alarak konuştu. Artan Termik Santralleri yüzünden Türkiye’de giderek çekilmez hale gelen hava kirliliği konusuna değinen Ergun, ‘’çevresel sorunlar beka meselesi hâline gelmiştir’’ dedi.

İktidarın çevre politikalarını eleştiren İYİ Partili Metin C, 2030 yılında Türkiye’yi bekleyen korkunç kuraklık konusunda da uyarılarda bulundu. Metin Ergun’un konuşmaları şöyle;

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANLIĞI BÜTÇESİ

Bildiğiniz gibi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Türkiye’de çevresel sorunlar konusunda en fazla soruna sahip olan kurumdur. Aldığı kararlar ve uyguladığı politikalar hem insan hayatının kalitesini hem de doğal yaşamın devamlılığını derinden etkilemektedir. Buna rağmen, Bakanlığın genel bütçeden aldığı pay, oransal olarak yıllardır binde 26-27 civarında kalmaktadır. Bu oran, çevre sorunlarıyla baş etmede yeterli değildir, artırılması gerekir. İktidar, çevre konusunda uyguladığı politikalarda olduğu gibi Bakanlığın bütçesi konusunda da âdeta “Benim çevre diye bir politikam yoktur.” demektedir.

İKTİDARIN ÇEVRE POLİTİKALARI

Ekonomide, hukukta ve demokraside Türkiye’nin geri kalmasına sebep olan iktidar, çevre politikaları konusunda da farklı bir tutum içinde değildir. Zira dünyada hem ekonomi hem de çevre politikaları yeniden ve köklü şekilde revize edilmektedir, çevrenin merkeze alındığı yeni bir yapılanma sürecine girilmiştir. Yeni projeksiyonların belirlendiği bugünlerde iktidar dünyada olan bitene kayıtsız kalmaktadır. Dünyamızı şu an en fazla kirleten ülke olan Çin bile 2060 yılına kadar karbon nötr bir ekonomi inşa edeceğini vadetmiştir. Bu konuda iktidarın ne tutarlı bir hedefi ne de bilimsel ve öngörülebilir bir programı vardır.

Avrupa Birliği de Yeşil Mutabakat’ta ekonomik büyüme stratejisi ile çevre politikalarını bütünleştirmekte ve yeni bir vizyon ortaya koymaktadır. Yani önümüzdeki dönemde uluslararası ticaretin çevreyle dost üretim ve tüketim kriterlerine göre yapılacağı anlaşılmaktadır. Bu kriterleri karşılamayan ülkelerin rekabet avantajlarını yitireceği ve ihracat pazarlarını kaybedeceği aşikârdır. Yani Avrupa Yeşil Mutabakatı gibi uluslararası ticarette çevreyi korumayı amaçlayan düzenlemeler, Türkiye’yi sanayiden dış ticarete, eğitimden tarıma kadar çevreci bir dönüşüme zorlamaktadır. Dolayısıyla birçok alanda ihtiyaç duyduğumuz yapısal reformların merkezinde hukuk, demokrasi, özgürlük kadar çevre politikalarının da olması bir zaruret hâlini almış durumdadır.

ÇEVRESEL SORUNLAR BEKA MESELESİ HÂLİNE GELMİŞTİR

Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı çevresel sorunlar ve riskler âdeta bir beka meselesi hâline gelmiştir. Bunların başında su kaynaklarımızın kirlenmesi ve çeşitli şekillerde yok edilmesi gelmektedir. Bildiğiniz gibi gıda güvenliği ve ekonomik büyüme gibi birçok meselenin temelinde su kaynaklarının sürdürülebilirliği ve temiz suya erişim yatmaktadır. Buna rağmen, Çevre Mühendisleri Odasının bir araştırmasına göre ülkemizdeki yüzey sularının yaklaşık yüzde 79’u kirlenmiş durumdadır. Nehirlerimiz ve göllerimiz vahim yanlışlarla kirletilmekte ve kurutulmaktadır. Mesela sanayi atıkları ve endüstriyel tarım, Kuzey Ormanları’nın batısında başlayan Ergene Nehri’ni tamamen kirletmiştir. Ergene Havzası’nın yitirilmesi sadece suyun yitirilmesi değil, bölgedeki tarımın da yok oluşu demektedir. Kuzey Ormanları’nın doğusundaki akarsular ise Kocaeli, Sakarya ve Düzce’nin büyük tarım arazilerini sulamaktadır. Bu sular da sanayi atıkları ve yanlış kentleşme ve yapılaşma sonucu kirlenmektedir.

‘’TÜRKİYE 2030’DA SU FAKİRİ OLACAK’’

Hâl böyleyken, bazı hesaplamalara göre 2030 yılından itibaren Türkiye’nin su fakiri bir ülke olacağı öngörülmektedir. Fakat iklim değişikliğinin sebep olduğu yağış rejimlerindeki düzensizlikler bizi çok daha hızlı bir şekilde su fakiri ülke konumuna getirecek gibi durmaktadır. Zira, bu yıl Türkiye genelinde yağış miktarlarının düşük kalmasıyla ciddi bir susuzluk riski baş göstermiştir. Kısacası Türkiye, su stresi yaşayan ülke olmaktan çıkmış, su fakiri bir ülke konumuna gelmiştir. Yaşadığımız şiddetli kuraklık ormansızlaştırmanın, vahşi sulamaya dayalı tarımsal üretimin ve bir bütün olarak yanlış çevre politikalarının bir sonucudur. Birkaç ay daha böyle devam ederse kuraklık neticesinde kentsel suya olan ihtiyaç artacak, tarımsal üretim azalacak, gıda enflasyonu görülmemiş şekilde artacaktır. Elimizde kalan suyu ise hangi sektörlerin kullanacağı konusunda büyük bir kriz çıkacaktır. İktidarın bu konularda hiçbir hazırlığının olmadığını da biliyoruz.

ARTAN TERMİK SANTRALLERİNDEN KAYNAKLI ARTAN KİRLİ HAVA

Bir diğer önemli çevresel sorun ise hava kirliliğidir. Mesela 2019 yılında yayınlanan bir rapora göre Türkiye’de en az 75 milyon insanın kirli hava soluduğu ortaya çıkmıştır yani nüfusumuzun yaklaşık yüzde 90’ı kirli hava teneffüs etmektedir. 2019 itibarıyla ülkemizdeki hava kirliliği Avrupa ortalamasına göre yüzde 31 daha fazladır. Türkiye atmosferindeki partikül maddeler 2003 yılında Avrupa’ya göre sadece yüzde 5,6 oranında daha fazla iken 2019 yılında yüzde 31 oranında daha fazla ölçülmüştür.

Bunun en önemli sebebi alınan tedbirler neticesinde Avrupa’da hava kirliliği düzenli olarak azalırken Türkiye’de ise tedbir alınmamasından dolayı düzenli olarak artmasıdır çünkü iktidar hava kirliliğini bir sorun olarak görmemekte ve doğal olarak da bununla mücadele etmemektedir, bilakis yıllarca görmezden gelinen filtresiz termik santraller örneğinde olduğu gibi havanın kirletilmesi âdeta teşvik edilmektedir. Mevcut termik santrallerin havayı kirlettiği yetmiyormuş gibi yeni termik santral projeleri de yapılmaktadır. Bu santrallerden 3 tanesi Muğla’dadır ve bu 3 santral Muğla’nın sadece havasını kirletmekle kalmıyor, tarımsal üretimi ve insan sağlığını da çok fazla etkilemiş durumdadır. Her ne kadar Türkiye’de yaşadığımız iklim krizinin ve kuraklığın küresel boyutları olsa da mevcut iktidarın bu krizde ciddi bir sorumluluğu vardır çünkü iktidar iklim değişikliğine sebep olan ve hızlandıran yanlışlıkları Türkiye’de uygulamaya devam etmektedir, yenilenebilir enerji kaynakları yerine fosil yakıtlara dayalı enerji üretiminde ısrar etmektedir. Döngüsel ekonomiyi teşvik etme ve atık yönetimini gerçekleştirme konusunda tek başına iktidar şansını iyi kullanamamıştır.

MADENCİLİK POLİTİKASI

Ayrıca mevcut iktidar sebebini gerçekten anlamakta zorlandığımız bir şekilde tehlikeli bir madencilik politikası uygulamaktadır, iktidar üzerine titremesi gereken ormanları hiç kaygı duymadan madenciliğe açmaktadır. Her boş araziyi ağaçlandırmak ve yeni orman alanları yaratmak yerine iktidar mevcut ormanları yok etmektedir. Madencilik şirketleri de iktidarın teşvikiyle Anadolu’nun altını üstüne getirmekte ve milyonlarca ağacın kesilmesine sebep olmaktadır. Sadece Kaz Dağları’nda 200 bine yakın ağaç kesilmiştir.

Bu hususta iktidarın madencilik siyasetinin âdeta lokal bir laboratuvarı hâline gelen seçim bölgem Muğla’dan da bahsetmek isterim. TEMA Vakfına göre, Muğla’nın yüz ölçümünün yüzde 59’u, ormanlık alanlarının ise yüzde 65’i madenlere ruhsatlı hâle gelmiştir. Bilinmelidir ki madenciliğe ve ranta açılan her orman, kesilen her ağaç bugün yaşadığımız kuraklığın önemli faktörlerinden biridir ve vebali de iktidara aittir. Bununla beraber, denetimsiz maden ocakları Milas gibi beldelerimizin doğal çevresini tahrip etmiş durumdadır. Âdeta akıllı orman yangınlarıyla dolaylı olarak yağmalanan Muğla’nın her biri bir cennet köşesi olan beldeleri, artık doğrudan imar değişiklikleriyle madencilik çalışmalarıyla ve sözde kıyı projeleriyle ranta ve talana kurban edilmektedir. Bugün de Akyaka’da, Gökova’da, Bodrum’da ve Muğla’nın her bir köşesinde aynı oyunlar oynanmaktadır.

SİT ALANLARININ RANTA AÇILMASI

Çevre ve Şehircilik Bakanlığının 16 Mart 2020’de çıkardığı Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’le, korunan alanlar yapılaşmaya açılmaktadır. İktidar “doğal sit” olarak ilan edilen bölgeleri uhdesine almakta, çıkardığı yönetmeliklerle doğal alanların koruma kılıfıyla yapılaşmasını ve ranta açılmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla, ünlü Akyaka beldesini de içine alacak şekilde, kıyıların ve biyolojik çeşitliliğin doğal sit statüleri değiştirilip imar planları revize edilmektedir.

Bu arada, Muğla’da ve Türkiye’nin birçok yerinde doğal sit alanında kaldığı için yapı izni olmayan köy ve mahallelerimiz bulunmaktadır. Söz konusu köy ve mahallelerde yaşayan vatandaşlarımız yüzyıllardır aynı yerde yaşamaktadırlar. Bu vatandaşlarımız yaşadıkları arazilerine konut inşa ettikleri takdirde bu konutlar, tabiatıyla, yıkılmaktadır. Yüzyıllardır aynı yerde yaşamalarına rağmen arazilerine konut inşa edemeyen bu vatandaşlarımızın, yaşadıkları toprakları terk etmek dışında bir seçeneği kalmamış durumdadır. Dolayısıyla doğal sit alanı içerisinde kalmış olan köy ve mahallelerimizde oluşan bu sıkıntının makul bir şekilde çözülmesi ve vatandaşlarımızın daha fazla mağdur edilmemesi gerekmektedir.

İZMİR DEPREMİ

Yakın zamanda gerçekleşen İzmir depremi en acı şekilde göstermiştir ki deprem Türkiye’nin bir gerçeğidir ama daha büyük bir gerçeklik vardır ki o da, iktidarın deprem konusunda çok az şey yaptığıdır. İktidar, deprem için toplanan vergileri amacı dışında kullanmış ve bu konuda âdeta önlem alınmasının önünü kesmiştir. Deprem bilimcilerin tahminlerine göre, önümüzdeki dönemde İstanbul’da büyük bir depremin gerçekleşmesi beklenmektedir.

İSTANBUL’DA BEKLENEN BÜYÜK DEPREM HAZIRLIĞI

İstanbul’da beklenen bu büyük deprem için kayda değer bir hazırlık ve depreme dayanıklı kentsel bir dönüşüm ne yazık ki yapılmamıştır. İstanbul’daki mevcut yapı stokunun en az yüzde 70’inin deprem açısından güvenli olmadığı herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Üstelik bu riskli yapıların büyük çoğunluğunun hurdadan çekilen demirle ve deniz kumuyla yapıldığı iddia edilmektedir. En son, “imar barışı” adı altında birçok usulsüz bina sırf mali kaynak yaratmak için affedilmiş ve bunun adına da “barış” denilmiştir. Birçok uzmana göre, imar aflarının, kaçak yapılaşmanın en önemli teşvik unsurlarından birisi hâline geldiği ve depreme dayanıksız konutların sayısını artırdığı ifade edilmektedir.

Aynı şekilde, üzerinde tek bir yapının bile olmadığı boş araziler ve rant getirisi yüksek alanlar kentsel dönüşüm alanları olarak ilan edilirken gerçekten yüksek afet riski taşıyan alanlar eğer rant getirisi yoksa hiçbir şekilde öncelikli olarak ele alınmamıştır. Artık şehirlerimize yani yaşam alanlarımıza bilimsel ve hakkaniyete dayalı, halktan yana bir anlayışla yaklaşılmasının vakti çoktan gelmiştir. Bu kapsamda, çeşitli alanlardan bilim insanlarının öncülüğünde ve kapsamlı bir strateji çerçevesinde, yeni bir depreme karşı ulusal strateji belirlenmeli ve vakit kaybetmeksizin hayata geçirilmelidir.

ÇEVRE POLİTİKALARI SADECE BİR BAKANLIĞIN SORUMLULUĞUNDA

Hem insanlık olarak hem de Türkiye olarak daha sürdürülebilir bir yaşam için radikal dönüşümleri gerçekleştirmemiz gerekmektedir. Çevre kirlilikleri, deprem riski ve iklim krizi gibi konularda zaman her geçen gün aleyhimize işlemektedir. Biz, İYİ PARTİ olarak, çevre politikalarının sadece bir Bakanlığın sorumluluğunda olmamasını, siyasetüstü bir konumda ve kamu yönetiminin merkezinde yer alması gerektiğini düşünüyoruz ancak bu şekilde karşı karşıya kalacağımız çevresel ve tabii riskleri azaltabilir, sürdürülebilir bir ekonomiye ve toplumsal hayata kavuşabiliriz.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu